18 Mart 2013 Pazartesi


ESMER FERHAN...

Mesela ben de isterdim senin kadar dikkatli yazmayı...

Zira, daktilon vardı...

Ve dolayısı ile düşünme şansın...

Mesela ben de isterdim senini kadar yalnız olabilmeyi ...

Ama sen kazancı yokuşundaydın,

Şimdi orası, çok pahalı...

Örneğin,

Ben de isterdim bir kitabımda 250 sayfayı “gizem kız” a ayırmak...

250 kelimeyle sınırlı olmasaydı hiçbir aşk mesela...

Fransadan gelen çocuk olmasam da,

Senin gibi günlük tutup,

Bir fransızdan daha şahane anlatmayı isterdim Fransayı,

 -hatta mümkünse- frenkçe mesela...

İsterdim ki, cebinde para olmayan bir adama, sevgilisi

Son kıyak olarak

Benim kitabımı alsın,

Bana “O” nun BAŞKALIRAN KURŞUNKALEM i

Aldığı gibi...

34 yaşımdayım ve

Bazı çocuklarım olsun isterdim,

Seninki gibi...

Ve en azından biri, sevsin benim kadar

Benim mesleğimi...

Ne zor bilsen ustam, seninkine benzer cümleler kurmamak bir yazar olarak hayatta...

Ama inan ki yazamazdım...

Sen doğmasaydın...

Mesela!

10 Ekim 2012 Çarşamba

KISA

İşte ben,
O "bazı gece" yi sevemedim bir türlü...
Zira;
Bazı gece, "acı" yı yazmak, adını yazmaktan,
Daha kolay,
Ve dahi daha katlanılırdı...
Çünkü sen,
Hiçbir zaman,
Kimi günlerde ve/veya gecelerde nükseden bir bağımlılık
Olmadın.
Bu sebepten, benim mushafımda
"Her gece"
İki yıldız arasını dolduracak kadar uzundur
Adın.

12 Eylül 2012 Çarşamba

BEYAZ ADAM ya da ŞİMDİKİ ZAMAN



Saat beşe geliyordu...

Elimdeki telefondan, ayak parmaklarıma kaydı gözlerim...

Böyle bir titremek yok...

Şaka değil, daha az evvel adam olmadığımı öğrenmişim.

Saat beşe geliyordu,

Ve sen, bir mesaj vasıtasıyla,

Dünyanın en güzel gözleriyle baktığın benden,

Gidiyordun...

Ben tuttum kendimi,

Gel gör ki ayak parmaklarım o kadar metanetli değildi....

Böyle bir ağlamak yok...

Teselli etmek mümkün değil bir yalnızın ayağını.

Küçük ihtimal ama,

Belki bir Orhan Gencebay şarkısı...

Parkeye ıslak parmak izleri bırakarak,

Ve o tek ve muazzam mısraları mırıldanarak,

Bir bardak rakıya götürdüler beni...

“bir saat anlattım bir tek buseni,
Doktorlar efsane sandılar seni...”

Böyle bir şarkı yok...

Dinledikçe küçüldü ayaklarım.

Adım atabilmek için, adını söyleyip yüreklendirdim ikisini...

Sonrası...

Muallak...

Sonrası, rakının beyazını kıskanan, bir yalnız kişi.

Anladım ki,

Bir mağlup için en zor ticaret, nefes alış verişi...

21 Mart 2012 Çarşamba

İyi anilarim yok kibritle ilgili...

Kahve lutfen... Bir de bir kibrit rica etsem... Atesim yokta... Bazi cafelerde, ustlerinde bira markasi reklami olan bikac kullanimlik kibritlerden oluyor hani... Onlardan sizde de varsa... Yok mu? Aslinda olmamasi daha iyi... Cok fazla sevmiyorum zira ben kibrit... İyi anilarim yok kibritle ilgili... Sigaraya basladigim yillarda, sigarami yaktiktan sonra, yanmis copu tekrar kutunun icine koymayi aliskanlik edinmistim... Sonra babam, efkarli gecirdigi bir aksaminda, bir kibrit kutusu boyunca sigarasini yakamadiginda, biraz hiddetlenmis, ayni dakikalarda laf lafi acip, ben sigara ictigimi itiraf ettigimde hiddeti siddete donusmus, ben de gecte olsa, durumu anlamistim... Sigarami kibritle yakmasaydim, babam bana o kadar kizmayacakti... Sigara icmeme kizmis olamaz zira o da iciyordu... Evet evet kesinlikle kibrite kizdi... Tepesinde kucuk kukurt topcuklarinin bulundugu agac parcaciklarindan nefret edilebildigini cok erken ogrendim ben... Sonra zaman icinde tepesinde kucuk kukurt topcuklarinin bulundugu agaparcaciklarinin sadece kibrit kutularinda olmadigini ogretti bana hayat... 

16 Mart 2012 Cuma

juliet ve şirin...

Bende yok…
Asalet, adalet, ahiret…
Yok.
zira sen,
benden evvelsin…
çünkü, burada,
tüm dünyanın aksine
kahraman, kadın…
orda,
Romeo ve juliet iken destan,
Burada,
Her gerçek aşk anısı,
Leyla yahut Şirin diye başlar…
Devri alem döner durur…
Her duruşu bir efkar, her dönüşü bir umuttur…
En unutmadığın,
Bu formülün
Çekirdeği olur…
Gelecek, geçmiş unutulur…
Pervane olan ömrün,
Önce bir formülüm parçası,
Sonra…
Merkezin sebebi olduğunda…
Durur.
Ve son laf;
“Yazanlar Leyla ve mecnun kitabı,
Bu garibi bir kenara yazmışlar”
Olur.

GÜZELLEME

“İster güneş ol yak beni…”
İlahi Sezen…
İstemezse, bir şey değişecek sanki…

en güzel sen "zira" dersin zira...

“sıradaki şarkı senin olsun” dedi kağıt…
Sıradan bir iyi dilek ve ilk satır oldu bu onun üstünde…
Sonra, sıradaki şarkı çaldı…
Sıradaki gözyaşı aktı…
Anlaşıldı ki bu gece,
O kadar sıradan olmayacaktı…

Ne güzel “zira” derdin sen…
Böyle, sol elini, çenene koyunca, dudaklarının arasına parmaklarını getirmeyi her defasında başarıp, ve en küçüğünü hafifçe kaldırıp…
Bir bordo mucizenin arasından görünen dudaklarını “zira”yla bitecek bir cümle için açıp…
Beni hem cümlene, hem sana, hem ziraya…
Hem bordoya…
Hayran bırakıp…
Sonra, bunların hepsini alıp…
Beni…
Bırakıp…
Senden istediğim son “zira”yı…
“sana aşık değilim” in arkasından harcayıp…
Valizinde bir bordo oje şişesine yer kalmayacak kadar
Gitme ihtimali tıkıp,
Gittin.

Bilerek bıraktığını anladım…
Ağzının açık olduğunu gördüğümde küçük oje şişesinin,
Bilmiyordum…
Havayla çok temas ettiğinde, bordonun siyaha döneceğini…
Ve bordo, siyah olduğunda anladım…
Artık…
Bana…
Dönmeyeceğini…
Az sonra biter yazı…
ZİRA
kağıttan, sezenden ve ayrılığa sadık olan birinci tekilden başka kimse tutmaz,
BU
BORDO
YASI!